GÖTTİNGEN’E NE OLDU?
Dünyanın en iyi
üniversiteleri hangi üniversiteler diye sorsanız birçok kimse MIT, Harvard,
Stanford, Princeton, Yale, Oxford, Cambridge gibi üniversiteleri bir çırpıda
sayar. Fakat, doksan yıl önce bu soruyu
sorsaydınız cevap Göttingen Üniversitesi olacaktı. Göttingen o günlerde gıpta edilen
ve taklit edilmeye çalışılan, dünyanın dört bir tarafındaki en parlak beyinleri
cezbeden bir üniversite idi. Harvard, MIT gibi Amerikan üniversiteleri Göttingen
’in eğitim sistemini kendilerine uyarlamaya çalışıyorlardı.
Modern fizik,
kimya, matematik, felsefe ve hukuk alanında çığır açan çalışmalar Göttingen ‘de
yapılmıştır. Gauss, Riemann, Wiener, Möbius, Von Neumann, Cahit Arf, Heisenberg,
Klein, Dedekind, Hilbert, Minkowsky, Bohr, Planck, Einstein, Oppenheimer,
Fermi, Teller, Koch, Bismarck, Schopenhauer, Habermas, Weber, J.P. Morgan Göttingen
‘de okumuş ve ders vermiş kişilerin sadece bir kısmı.
Göttingen muhteşem
geçmişi ile en fazla Nobel Ödülü alan üniversiteler arasında 47 ödül ile hala
ilk 15’te yer almasına rağmen günümüzün üniversite sıralamalarında ilk 100’e bile
girmiyor. Hatta bazı sıralamalarda ilk
200’e bile girmiyor.
Peki nasıl oldu
da dünyanın en iyi üniversitesi olarak bilinen bir üniversite bu duruma düştü?
Bu sorunun cevabı sadece bir merakı gidermekten öte çok önemli dersler içerir.
Napolyon’un “Göttingen
ne Almanlara ne de bir devlete aittir tüm Avrupa’nındır” dediği bu evrensel
bilim yuvasının düşüşü 1933 yılının Nisan ayında başladı.
Hitler’in Alman
Şansölyesi olmasından iki ay kadar sonra 7 Nisan 1933’te kısaca Berufsbeantemgesetz
(Gesetz zur Wiederherstellung des Berufsbeamtentums, Kamu Hizmetlerinin
Yeniden İnşası Kanunu) olarak bilinen bir kanun kabul edildi. Bu kanun ile tüm
kamu kuruluşlarının Aryanlaştırılarak yeniden inşa edilmesi amaçlanıyordu. Böylece,
tüm kurumların Aryan olmayan unsurlardan özellikle Yahudilerden ve Nazi
ideolojisini reddedenlerden arınması hedeflenmişti. Bu kanun geçer geçmez
aralarında Einstein’ın da bulunduğu birçok bilim insanı Alman üniversitelerini
terk ederek yurt dışına göç etti. Türkiye’ye gelenler de oldu ama büyük bir
kısmı Amerika’ya gitti. Alman üniversiteleri bir anda çöktüler. Aryan olduğu
için Göttingen ‘de devam etmesine izin verilen ünlü matematikçi Hilbert 1934’te
bir yemekte Nazi Eğitim Bakanı Bernhard Rust’ın “Yahudilerden temizlenen Göttingen
’de matematik nasıl?” sorusuna “Göttingen ‘de matematik kalmadı” diyerek cevap
vermişti.
7 Nisan 1933 Alman Resmi Gazetesi
Göttingen ve
diğer Alman üniversitelerinin bu kanundan sonra düştükleri durum sürpriz
değildi. Naziler kanunla Alman
üniversitelerini dünyanın en saygın üniversiteleri haline getiren kadroları ve
gelenekleri bir anda yok ettiler. Tamamen insan kaynağı ve kurumsal kültür ve
gelenek üzerinde inşa edilen bu üniversiteler de çöktü. Bu çöküşü daha iyi
anlamak için üniversitelerin ne olup ne olmadığına iyice bakmak gerekir.
İyi üniversiteler
evrensel olanlardır ve bir siyasi gruba
veya ideolojiye bağlı olmayı temelinden ret ederler. Modern anlamda dünyanın en
eski üniversitesi olarak kabul edilen Bolonya Üniversitesinin ve onu takip eden
diğer eski üniversitelerin orijinal isimleri “herkes için eğitim yapılan yer” anlamında olan Studium
Generale idi. (not: Fas’ta ki El-Karaviyyin ve Mısır’daki El Ezher Bolonya’dan
daha eski yüksek öğrenim kurumlarıdır. Fakat hukuki statüsü, organizasyonu,
akademik unvanların hiyerarşisi ve ilk defa üniversite ismini kullanması
açısından Bolonya genellikle en eski üniversite olarak kabul edilir)
Ne yazık ki dünyanın
hemen hemen her yerinde siyasetçilerin evrensel üniversiteye tahammülü azdır. Çok çeşitli gayelerle siyasi iktidarlar üniversite
yönetimlerinde etkin olmayı ister. Bu isteklerinde iki ana amaçları vardır. Bir tanesi üniversitelerin verdiği unvan ve
payeler üzerinde patronaj sağlamak, öğretim üyesi ve öğrenci seçimlerinde karar
verici olmak. Diğeri ise kendi düşüncesi çerçevesinde insan yetiştirmek, bir
başka deyişle insan mühendisliği yapmak.
Bu amaçlardan birincisi üniversitelerde sadece ilim yapmak isteyen,
herhangi bir siyasi kadronun neferi olmayı kendine yakıştırmayan yüksek liyakatli
ilim adamlarının üniversitelerden ya zorlayarak ya da gönüllü olarak tasfiyesini
sağlar. İkincisi ise üniversiteyi ilim
yolu ile hakikati arayan yer olmaktan çıkarır. Bir görüşü haklı çıkarmanın
aracına dönüştürür. Bunun için büyük gayretle amaca uygun muhtelif bilgiler ve
öğretim üyeleri seçilir, bazı bilgiler tahrif edilir, araştırma için ayrılan
kaynaklar bir propaganda platformunun hizmetine sunulur. Sonuçta üniversite saygınlığını
kaybeder, verdiği dereceler, unvanlar ve payeler muteber olmaktan çıkar.
Siyasetin egemen
olmayı başardığı saygın üniversitelerde en büyük tahribat üniversitenin
kurumsal kimliğinin ve geleneklerinin yok edilmesidir. Göttingen örneğinde olduğu gibi asırlar süren
bir birikimi yansıtan gelenekler bir anda yıkılabilir ama yüz yıl geçse bile
tekrar yeniden inşa edilmeyebilir. Bu bakımdan bir ülkede üniversite özerkliğinin
temini büyük ehemmiyet arz eder. Bu
özerkliği yasal ve anayasal teminatlarla sağlayabilirsiniz ama mühim olan bu
teminatların pratikte geçerliliğidir. Pratikte bunu sağlamak için üniversiteyi fethedilecek
yer olarak görenlere karşı durabilecek etkin bir kamuoyu yaratmak gerekir.
Üniversiteleri ilmi
seviyesi ve öğrencilerine katkısı yüksek yerler yapabilmenin yolu üniversitelerde
kimilerine göre tehlikeli ve zararlı sayılan fikirlerin rahatça konuşulabildiği
ve üretilebildiği yerler olmasını sağlamaktan geçer. Liseyi bitiren bir
öğrenciye o zamana kadar farkına bile varmadığı fikirlerle tanıştıracak, fikri konfor
alanlarını rahatsız edecek sorgulamaları yaptıracak ve neticede tamamen kendi
tercih ve kanaatlerine ulaştıracak bir üniversite ortamı yoksa gerçek bir
üniversiteden bahsetmek mümkün değildir.
Bunu yapabilmek için de çok sesli, çok görüşlü, baskın ideolojik ve
sosyolojik tercihlerin olmadığı bir ortam gerekir.
Dünyanın en iyi
üniversitelerinde gerek öğrenciler gerekse de öğretim üyeleri için disiplin
uygulamaları çok nadir ve istisnaidir. Zira, cezalandırıcı yöntemler korku
ortamı yaratır ve üniversiteleri fikir ve ilim üreten yerler olmaktan çıkarır.
Köklü üniversiteler
zaman içerisinde kendi kurumsal kültürünü yaratır. Bu kültürün içerisinde kendi adab-ı muaşereti
diye tanımlayabileceğimiz bir ortak sosyal yaşam anlayışı da vardır. Dünyanın en iyi üniversitelerini de birbirinden
farklı kılan da işte bu farklı geleneklerin şekillendirdiği sosyal ortamdır.
Birçok kişi için dersliklerde okutulanlardan ziyade o ortamı teneffüs etmek ve
yaşamak daha önemlidir. Gerek öğrenciler gerekse de öğretim üyelerinin üniversite
tercihlerinde üniversitenin özgün sosyal ortamı en önemli unsurlardan birisi
belki de en önemlisidir.
Bir anda çok para
sarfederek, en önde gelen bilim adamlarını toplayarak çok iyi bir üniversite
kurmayı imkânsız yapan üniversitenin kurumsal gelenek ve kimlik inşasının çok
zaman almasıdır. Ama Göttingen örneğinde olduğu gibi asırların mirasını bir
gecede yıkabilirsiniz. Uzak görüşlü siyaset üniversitenin içine elini sokmayan
siyasettir. Özellikle, köklü ve saygın üniversitelerin kendi gelenek ve
göreneklerini devam ettirmelerini sağlamak en gerçek muhafazakarlıktır. Üniversitelere
sosyal mühendislik yapılacak yerler, dolayısı ile siyaseten fethi zaruri yerler
olarak bakılırsa sonu her bakımdan hüsran olur. Tüm sosyal mühendislik çabaları
bir sonuç vermeyeceği gibi zaman içerisinde kendisini ispat etmiş kendi
kurumsal kimliği ile var olmayı başarmış köklü bilim ve eğitim kurumları
onarılamaz derecede tahrip olurlar.
Bizim de zaman
içerisinde kendi geleneklerini oluşturarak farklılaşmış önde gelen üniversitelerimiz
var. Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, Mülkiye gibi okullar üst düzey eğitim sağlarlar ama farklı
geleneklere sahiplerdir. Bu okulları birbirine
benzetmeye çalışmak ya da tümünü bir sosyal mühendisliğin deney alanına
çevirmek bu okulları kimliksizleştirerek sıradanlaştırmak olur.
Göttingen ve Alman
üniversitelerinin hikayesi ibret ve ders alınacak çok şey içerir. Bilmekte
fayda vardır.
Yorumlar
Yorum Gönder