IMF'siz Yarım IMF Programının Bedeli
IMF’siz Yarım IMF Programı
İkinci Dünya Savaşının son günlerinde ABD’de düzenlenen
Bretton Woods Konferansı ile bugün çatırdayan küresel ekonomi düzeninin
temelleri atıldı. Bu düzenin iki temel taşını Uluslararası Para Fonu (IMF) ve
Dünya Bankası oluşturdu. IMF’ye küresel ekonominin sorun yaşamadan
seyrini sağlamak, Dünya Bankasına ise harp sonrası yeniden inşa faaliyetlerini
finanse etme görevleri verildi. (Bkz. A. Söylemezoğlu, Küresel Ekonomi Düzeni
Kurumlar ve Kurallar, Remzi Kitabevi 2020).
Bretton Woods Konferansında IMF’ye verilen en önemli
görev ülkelerin dış ödemeler dengesinde yaşayacağı sorunlar neticesinde
temerrüde (bir başka deyişle default diye tarif edilen dış
yükümlülüklerini yerine getirememe durumu) düşmelerini önlemekti.
IMF’nin görev tarifinde bilhassa ABD’nin dolar ve altın
arasındaki ilişkiyi resmen kopardığı 1971’de önemli değişiklikler olmasına
rağmen IMF’nin dış dengesinde sorun yaşayan ülkelere yardım görevinde bir
değişiklik olmadı. Nitekim aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülke
defalarca Stand By denilen mekanizma ile IMF’den borç aldı.
Stand By anlaşması ile sağlanan IMF kredisi genel olarak
ülkenin dış ödemeler dengesini düzeltmeyi amaçlayan bir ekonomik program
karşılığında sağlanır. Her ne kadar bu programlar IMF dayatması şeklinde
kamuoyuna tanıtılsa da genelde programları IMF uzmanları o ülkenin yetkilileri
ile hazırlar. Siyasiler de bu programları uygulamak için IMF şartı mazeretine
sığınırlar. Bir başka deyişle “ne yapalım IMF böyle istiyor” söyleminin
arkasına sığınarak ülkeyi neden o noktaya getirdiklerinin hesabını vermekten
kaçınırlar.
Türkiye IMF ile son olarak 2005’te bir programı yaptı. Bu
program 2008’de bitti. 2005’te yapılan program 2000’deki ekonomik krizin
ardından yapılan programın uzantısı şeklindeydi. 2008’den bu yana da Türkiye
herhangi bir IMF programına başvurmadı. Bu yaklaşık son 18 yıllık dönem
Türkiye’nin 1959’dan bu yana IMF programı olmayan en uzun dönemidir. Bu
dönemde ülkeyi yönetenler de bunu bir övünç konusu olarak müteaddit defalar
dile getirmişlerdir.
Türkiye 2008’den bu yana IMF’ye müracaat etmemiştir ama
bu demek değil ki ülkenin ekonomik şartları ve görünümü IMF’ye müracaat
edebilecek noktaya gelmemiştir. Bilakis neredeyse on yıldır çok ağır ekonomik şartları
yaşıyoruz ve içinde bulunduğumuz durumun daha ne kadar süreceği konusunda da
pek bir fikrimiz yok. Zira, son yıllarda iktisadi politikalarda çok büyük
zigzaglar yaşadık, ekonomi ilmiyle tamamen ters politika tercihleri ile adeta
ülkeyi bir deney alanına çevirdik. Dolayısı ile hangi politikaların ne derecede
ne kadar uygulanacağına dair kesin bir perspektifin olduğu söylenemez. Nitekim,
Türkiye’nin en büyük ve en önemli bankalarının birisinin Genel Müdürü son
günlerde yaptığı bir açıklama ile temel ekonomik politikaların adeta
durdurulmasını ve değiştirilmesini istedi. Maliye Bakanı uygulanan
politikaların rasyonel olduğunu belirttiğine göre bu banka genel müdürünün
çıkışı ya politikaların rasyonel olmadığı ya da kendisinin rasyonaliteyi tasvip
etmediği gibi bir manzarayı ortaya çıkarıyor.
Esasen bu çıkış ekonomideki tahribatı her gün bilançosunda takip eden
birisinin adeta bir çığlığı bir feveranı olarak kabul etmek daha doğru. Demek
ki ortada büyük bir sorun ve soruna çare olarak sunulan politikaların ise nasıl
tanımlanırsa tanımlansın çare olmadığı gerçeği var.
Türkiye özellikle piyasa gerçekleriyle ve enflasyon ile
uyumlu olmayan düşük faiz politikaları ile 2021 – 2023 arasında tarihimizde eşi
benzeri bulunmayan bir rezerv kaybını yaşadı. Net rezervlerimiz tarihin en
düşük noktasına geldi. İşin acı tarafı bu durumu tamamen kendimiz
yarattık. 2023’te ekonomi yönetiminde yapılan değişiklikle Maliye Bakanlığına
getirilen Mehmet Şimşek’in deyimiyle rasyonel politikalara döndüğümüzden bu
yana döviz rezervlerinde önemli artış sağladık. Fakat, rezerv durumuzun iç ve
dış şoklara karşı hassas olduğunu da hem belediyelere yönelik yargı
süreçlerinde hem de son İran’a yönelik saldırılarda gördük. Tüm bu süreçlerde
ciddi rezerv kaybı yaşadık ve bu kayıpların telafisi için önemli bedeller
ortaya çıktı. Bu durumun ana sebebi ekonomimizin devamlı açık üreten yapısal
sorunları ile kararlı ve kapsamlı fiyat istikrarı sağlayıcı politika üretemeyen
ekonomi yönetimidir.
Yukarıdaki paragrafta çizilen Türkiye’nin ekonomik
manzarası tipik bir IMF programını çağrıştıran bir manzaradır. Buna rağmen Türkiye’yi
yönetenler IMF’ye müracaat etmeyi hiç düşünmemişlerdir. Bu tamamen siyasi
bir tercihtir. Zira, ülkeyi IMF’den kurtardığını söyleyen bir iktidarın
IMF’ye müracaatının bir siyasi bedeli olacağını düşüncesinin bu tercihte önemli
rol oynadığı aşikardır.
Türkiye içinde bulunduğu yüksek enflasyon, kronik dış
açık, milli güvenliği tehdit edecek seviyelere düşmüş uluslararası rezerv
pozisyonundan çıkmak için IMF’e müracaat etmeden uyguladığı programın sonuçlarını
görüyoruz. Peki, IMF’ye müracaat etseydik ne olurdu? Bu soru yerinde bir sorudur ve cevabı da hak
etmektedir.
IMF Seçeneği
Türkiye IMF’ye müracaat etseydi ne olurdu sorusuna
cevabın iki boyutu var. Birincisi IMF’den temin edeceği kaynak ve bu kaynağın
maliyeti, ikincisi ise uygulanacak programın içeriği ve uygulama süreci.
IMF’nin Stand By çerçevesinde ülkelere sağlayacağı kaynak
IMF anlaşmasında (IMF Articles of Agreement) belirtilmiştir. Buna göre ülkeler IMF’ye kotalarının %145’i kadar
bir fona doğrudan ulaşabilirler (Buna annual normal access denir). IMF’ye olan toplam borçları da kotalarının %435’ini
geçemez (buna da cumulative limit denir). IMF normal limitin üzerinde de istisnai
durumlarda borç verebilir. Bunun için IMF İcra Direktörleri Kurulu kararı
gerekir. (Türkiye’nin de temsil edildiği IMF üyesi ülkelerin temsilcilerinden
oluşan IMF yönetim kurulu. Bu kurulun seçilme süreci için bkz. A.
Söylemezoğlu, Küresel Ekonomi Düzeni).
IMF Covid sırasında bu limitleri 2024 Aralık sonuna kadar
geçici olarak %200 ve %600 olarak artırmış bilahare 17 Aralık 2024’te aldığı
bir kararla bu limitleri değiştirmemiş bir anlamda kalıcı hale getirmiştir.
Türkiye’nin IMF kotası halen 4,658 milyar SDR dir. Bu
yaklaşık 6,1 milyar dolara tekabül eder. Buna göre Türkiye’nin IMF’den normal limiti
12,2 milyar dolar kümülatif limiti ise yaklaşık 36,6 milyar dolardır. Halen
Türkiye’nin IMF’ye hiç borcu olmadığına göre IMF ile üç yıllık standart bir Stand
By anlaşması ile 36,6 milyar dolar bir kaynağı temin edebilirdi.
IMF’den normal limitlerin üzerinde Stand By yolu ile
kredi almak da mümkündür. Nitekim, Türkiye geçtiğimiz dönemlerde normal limitlerin
üzerinde anlaşmalar yapmıştır. Örneğin
2002’de yapılan anlaşma Türkiye’nin cari kotasının yaklaşık 10 misli, 2005’te
yapılan ise beş misli kadardır (O tarihlerdeki kota yaklaşık 1,3 milyar SDR
idi). Dolayısı ile Türkiye’nin 61 milyar dolarlık bir Stand By anlaşması
yapması geçmişte emsali olan bir rakamdır.
2018’de Arjantin IMF ile rekor denilecek büyüklükte bir
anlaşma imzaladı. Bu anlaşma ile IMF
Arjantin’e 50 milyar dolar tahsis etti. Bu rakam Arjantin’in kotasının yaklaşık
12,27 misli kadardır. Bu rakam esas alındığında ise Türkiye’nin IMF’den
yaklaşık 75 milyar dolar alması mümkündü. Fakat, Türkiye bu yolu tercih etmedi.
Peki, bu tercihin faydası ve maliyeti ne oldu? Bu soru geldiğimiz noktada
sorulması ve analiz edilmesi gereken bir sorudur.
IMF Programının Bedeli
Stand By çerçevesinde yapılan IMF anlaşmalarının iki temel
şartı vardır. Birincisi anlaşma çerçevesinde sağlanan kredinin mali şartları,
ikincisi ise ülkenin IMF ile üzerinde anlaşmaya vardığı ekonomik programdır. Mali
şartlar, kredinin faizi, vadesi ve geri ödeme takvimini kapsar. Bu şartlar
oldukça standart olup tüm ülkeler için geçerlidir. Ekonomik programa ilişkin şartlar ise genelde
her ülkenin içinde bulunduğu duruma göre tasarlanmakla beraber ana temaları
içerir. Mali daralma (kamu harcamalarının azaltıcı ve kamu gelirlerini artırıcı
politikalar), ekonomik kurumların bağımsızlığı ve ekonomik kararlarda siyasetin
etkisinin azaltılması gibi konular Stand By anlaşmalarında çok sık rastlanan
temalardır.
Türkiye IMF’den kredi kullansaydı ödeyeceği toplam efektif faizi yaklaşık %5-7 bandında olurdu (bugünlerde bu oran %5 civarındadır). IMF kredi faizleri SDR faizi üzerine uygulanan bir marj ve kredinin kotanın belli bir miktarını aşması durumunda uygulanan ilave marj ile hesaplanır. Türkiye’nin yukarıda işaret edilen büyüklükte kullanacağı bir kredinin faizi de kredinin kullanıldığı tarihteki SDR faizleri üzerinden hesaplanacağı için kesin bir rakam vermek mümkün olmamakla birlikte yukarıda belirtilen bandın dışına çıkması 2023’teki faizler dikkate alındığında ihtimal dışı gözükmektedir. Kredinin vadesi ise 3 – 5 yıl arasında olabilir. Program başarı ile uygulanırsa bu kredinin vadesinin bir başka IMF enstrümanı ile uzatmak da mümkündür.
Yukarıda işaret edilen mali şartlar son derece caziptir. Faiz haddinin cazibesinin ötesinde Türkiye’nin
bu büyüklükte bir krediyi piyasadan sağlama imkânı yoktur. IMF’i ayrıcalıklı
yapan en büyük özellik de budur.
IMF anlaşmalarını tartışılır yapan esas konu krediye
bağlı olarak ortaya konan IMF şartlarıdır (IMF Conditionality). Bu şartlar doğrudan
veya dolaylı olarak para ve mali politikaları bir anlamda dikte ettiği için egemenlik
alanları üzerinde dışarıdan önemli kısıtlamalar getirilmiş olarak mütalaa
edilir. Ayrıca, IMF kamu kaynaklarının kullanılmasında şeffaflık ve evrensel
ihale yöntemleri talep eder. Siyasileri
IMF’e müracaat etmekten kaçınmaya çalışmasının ana sebepleri bunlardır.
Dünyanın hemen hemen her yerinde siyasiler pek şeffaflık istemez, dilediğine
kamu kaynaklarını tahsis etmek ister, kamu kurumlarını istihdam depoları olarak
kullanıp oy devşirmeye çalışır.
IMF programları çerçevesinde ortaya konan şartlara karşı
büyük bir infial olmakla beraber bu şartların bu denli bir infiali hak edip
etmediğine bakmakta fayda vardır. Şartların ağırlığı tabii olarak ekonomik
sorunların derinliği ve boyutu ile orantılıdır.
Bu şartların tabiatını ve muhteviyatını anlamak için geçmişte yapılan
anlaşmaların şartlarına bakmak en doğru yol olur. Aşağıda 2005’te yapılan anlaşmanın
şartlarını içeren bir tablo var. Bu
tablo IMF sitesinde yayınlanan resmi dokümanlardan alınmıştır (Bkz. A.
Söylemezoğlu, Küresel Ekonomi Düzeni).
2005 Programı şartları IMF’nin kamu harcamalarının azaltılması
ve kamusal harcamalarının verimliliğini artırılmasına odaklandığını
gösteriyor. Bunun için ortaya konan
şartlar (örneğin kamudaki istihdamın azaltılması için kamudan emeklilik ve
diğer sebeplerden dolayı ayrılanların yerine alımların yapılmaması gibi) bürokrasinin
genelde hep hükümete önerdiği ama uygulamaya koyamadığı şartlardır. Ayrıca,
kamunun alacakları için devamlı çıkan aflar (son dönemde adına barış konulan
vergi, SSK, imar gibi) bürokrasinin hep karşı çıktığı ama
siyasilere bir türlü dinletemediği konulardır. Bu tip tasarruflar esasen adil
olmayan, kısa vadede siyasi fayda sağlamak amacı ile yapılır. Bu tip kamunun genel menfaatine aykırı tasarruflara
dışarıdan müdahale esasen utanılacak bir konudur.
IMF programlarındaki bütçe büyüklükleri için konulan şartları
(faiz dışı fazla, nakit dengesi gibi) tutturmak için hükümetlerin siyasi tercihlere
yönelik harcamalardan fedakârlık etmeyip sosyal transferleri ve sosyal
harcamaları kısması IMF programlarının sosyal şuuru olmadığı şeklinde bir
kanaate yol açmıştır. IMF son dönemlerde
bu konuda oldukça hassas davranmaktadır. IMF Stand By anlaşmalarında artık sosyal harcamalarda
kesintiye gidilmemesi için şartlar da ileri sürmekte hatta bazı sosyal programların
uygulanması, genişletilmesi veya uygulanacak programdan zarar görecek kesimlere
yardım için fonlar ayrılmasını isteyen şartlar da koymaktadır. Örneğin, Arjantin ile yapılan anlaşmada çok
kapsamlı sosyal şartlar vardır. Türkiye’nin son yaptığı anlaşmadaki aile hekimliğinin
yayılması şartı da bu çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Bu şartları da IMF uzmanları ülke uzmanlarından
gelen talepler ile hazırlar.
Yukarıda izah edildiği gibi IMF anlaşması ile piyasadan
temini pek mümkün olmayan büyüklükte bir kaynak nispeten ucuz bir şekilde
sağlanır. Fakat, bunun karşılığında ise kamu kaynaklarının kullanımı ve
ekonomik politika tercihlerinde siyasi iktidarın hareket alanının kısıtlanmasına
razı olmak gerekir. IMF anlaşması sadece
siyasi iktidarın hareket sahasını kısıtlamaz aynı zamanda iktidarın üzerine ülkeyi
“IMF’ye muhtaç etti” damgasını basılmasına da sebep olur. Dolayısı ile IMF’ye
müracaat siyasi iktidarların en son isteyeceği bir durumdur.
Türkiye’nin IMFsiz Programının Bedeli
Türkiye 2023’te enflasyonu düşürmek ve rezerv pozisyonunu güçlendirmeyi ana odak noktası alan bir program uygulamaya koymuştur. Bu politikalar ile reel faizler çok üst seviyelere çekilmiş, lira değerlendirilmiştir. Ayrıca, ücret artışları kısıtlanarak maliyet artışlarının önün geçilmek istenmiştir. Bunlara ilave olarak fiyatlara bilhassa gıda fiyatlarına yönelik önemli müdahaleler yapılmış. Özellikle ithalat yolu ile yerli piyasadaki fiyatları kontrol etmek gibi bir tercih kullanılmıştır.
Yukarıda genel hatları anlatılan politikaların başarılı
olduğunu söylemek mümkün değildir. Tek başarılı nokta yüksel reel faizlerin
yarattığı olağanüstü getiri imkânı yurtdışından yüksek faiz arayan sıcak para
girişini hızlandırmış ve Merkez Bankası nispeten hızlı bir şekilde rezerv
biriktirmiştir. Fakat bu rezerv artışının adeta tefeci faizi verilerek
sağlandığı bir gerçektir.
Aradan üç sene geçmesine rağmen halen dünyanın en yüksek
enflasyon oranlarından birisine sahibiz.
Ayrıca, ancak kısa vadede tahammül edilebilecek bir para politikası
pozisyonunu üç sene gibi uzun bir vadeye yayınca böyle bir programın özellikle tarım
ve sanayide açtığı tahribat çok büyüktür. Özellikle değerlenen paranın yarattığı
sorunlar ihracatçı sanayi ve tarım kesiminde büyük üretim ve istihdam kaybına
yol açmıştır.
Çalışan ve emeklilerin ücretlerindeki kısıtlamalar sabit
gelirli kesimlerin alım gücünü düşürmüş ve bu kesimlerde önemli bir yoksulluk
yaratmıştır. Yüksek enflasyon karşısında
reel varlıklardaki astronomik değer artışları ve yüksek faiz gelirleri zenginleri
daha da zengin yapmış, gelir dağılımını daha da bozmuştur.
Ortaya çıkan bu manzaranın en büyük sebebi para
politikasının yanı sıra uygulamaya konulması gereken mali politikaların (gerek
harcama tarafında gerekse de para politikasının zararlarını karşılayacak
tedbirler açısından) eksikliğidir.
Son üç senedir yapılanlara bakılırsa esasen yarım bacaklı bir IMF programı uygulanmış ama IMF programlarına atfedilen tüm neticeler (yoksulluğun derinleşmesi, zenginin daha zengin olması gibi) hasıl olmuştur. Üstelik hiç de netice alınmamıştır. Buna mukabil IMF’siz program uygulamasının önemli bedelleri olmuştur. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:
a) Türkiye rezerv artışı için 75 milyar dolar kadar bir kaynağı %5-7 gibi bir faiz ödeyerek temin edebilecekken, dışarıdan getirilen paralara muhtelif piyasa uzmanlarının belirttiği gibi %30’ları aşan faiz ödemiştir. Dolayısı ile sadece bu noktada kaybı en azından yıllık 15 milyar dolardır. Üç yıl süre ile bu yüksek faizin ödenmesi durumunda toplam faiz farkının astronomik rakamlara ulaştığını söyleyebiliriz. Ayrıca, bu sürekli kısa vadede devamlı çevrilmesi gereken sıcak paranın gelişini temin için Maliye Bakanı adeta Londra’yı su yoluna çevirmiş uygulanan politikalardan vaz geçilmeyeceği dolayısı ile yüksek getirilerin süreceği teminatı defalarca verilmiştir. (Bu rakamlar bizim kaba gözlemlerimize dayanıyor. Bu konuda Merkez Bankası Araştırma Bölümünün bir çalışması olsa ne kadar iyi olurdu. Zira tüm rakamlara onlardan daha hakim bir kurum yok)
b) Ayrıca para girişini sağlamak için hazine ve varlık fonu bir takım borç enstrümanları çıkarmıştır.
c) IMF anlaşmalarının içeriği ve şartları tamamen şeffaf bir şekilde IMF web sitesinde yayınlanmasına karşılık, uygulanan program çerçevesinde sağlanan bazı fonların (örneğin MB swaplarının, varlık fonu finansal faaliyetlerinin) şartları konusunda aynı şeffaflık yoktur. Dolayısı ile IMF’siz IMF programının önemli bir şeffaflık sorunu olmuştur.
d) IMF’siz programın mali ayağı konusunda bir denetim mekanizması bulunmamaktadır. Tamamen siyasetin takdir hakkına bırakıldığı için önemli belirsizlikler içermektedir. Mali politikalar açısından siyasi iktidarın elinde tuttuğu esneklik siyasete fayda getirirken uzun dönemli önemli ekonomik maliyetler doğurmaktadır. Mali ayağına dair bir disiplin ve denetim mekanizmasının bulunmaması programı adeta yarım bir IMF programına döndürmüştür.
e) Neredeyse tamamen Merkez Bankasının sırtına yüklenen bir programın başarılı olma ihtimali olmadığı için ancak bir süre için katlanılması mümkün olabilecek bir program üç sene gibi uzun bir süredir devam ediyor ve daha ne kadar devam edeceği şüphelidir. Ayrıca, programdan vaz geçmenin getireceği olası para çıkışlarının da rezerv pozisyonunda başladığımız noktaya döndürmesi kuvvetle muhtemeldir.
f) IMF'den sağlanan fonlar kısmen hükümetlere bütçe desteği olarak da sağlanabildiği için, hükümet bu kredinin bir kısmını programı takviye edici veya programdan zarar görecek kesimlerin zararını telafi için de kullanabilirdi. Dolayısı ile bu tip harcamalar için ilave vergi enstrümanına başvurmak gerekmez ve kendisine mali bir alan açabilirdi.
f) IMF Programında sorumluluğu IMF de paylaşır. IMF programını yapanlar, onaylayanlar hem kurum içinde hem de kurum dışında hesap verirler. Nitekim, IMF programın uygulanmasında sorun çıkaran ülkeler ile Stand By ilişkisini keser ve program çerçevesinde yapılan ödemeleri durdurur. Dolayısı ile program üzerinde sıkı bir murakabe sistemi vardır. Yüksek faizle borç verenlerin ise uygulanan politikalardan hiçbir sorumluluğu yoktur. Bir başka deyişle Bakan Bey'in sıklıkla ziyaret Londra ve diğer para merkezlerindeki yüksek faizli para veren bankerlerin program konusunda en ufak bir sorumluluğu yoktur ama bu getirilerden büyük keyif aldıkları aşikardır.
Sonuç
IMF’ye gitmeyip yüksek faizle kaynak girişi sağlamak bir
yerde banka müdürüne kızıp tefeciye müracaat etmek gibi düşünülebilinir.
Bankacı mali tablo ister, faaliyetleri denetlemek ister. Tefeci ise sadece
alacağı faize odaklıdır. Sizin bu faizi ödemek için nelere katlanacağınızla ilgilenmez.
Türkiye IMF’nin üyesidir. Bu kurumda yaklaşık 6,1 milyar
dolar paramız bulunmaktadır. Bu kurumun yönetiminde yer almaktayız. Ayrıca
kurum bünyesinde önemli sayıda ve önemli pozisyonlarda Türk vatandaşları
bulunmaktadır. Bu kurumun bir seçenek olarak dahi değerlendirilmemesi
nihayetinde siyasi iktidarın tercihidir.
Ama bu tercihin de ortaya çıkardığı maliyetleri dikkate almak
gerekir. Görüldüğü kadarı ile Türkiye’nin
IMF’siz bir program seçmesini önemli maliyetleri çıkmıştır. IMF’ye müracaat
etmemek ise en fazla siyasi iktidara yaramış gözükse de bu çok kısa vadeli bir fayda
ve bakıştır. Gittikçe derinleşen ekonomik sorunlar hiçbir iktidara fayda getirmez.
Nitekim geri dönülüp bakıldığında 2023’te IMF ile yapılacak kapsamlı bir program
üç sene içinde bugünkünden daha iyi bir durum ortaya çıkarsaydı bundan en fazla
yararlanacak olan siyasi iktidardı.
Tüm bu olanlara baktığımızda hükümetin IMF'e hesap vermediği bir gerçektir ama para merkezlerindeki bankerlere çok kutlama yaptırdığı da şüphesizdir (herhalde epey bir şampanya patlatmıştır). Bu da yapılan tercihin bir başka boyutudur.
Son olarak şunu not edelim: IMF sorun değil IMF’lik
olmak sorundur. IMF’siz IMF’lik sorunu çözmeye kalkışmak maliyetlidir.
Yorumlar
Yorum Gönder