GİZLENEN KAMU AÇIKLARI : QUASI-FISCAL DEFICIT
Birisi 1973 de diğeri 1988’de tamamlanmış Boğaz
Köprülerinin ve yıllar önce yapılmış otoyolların satılacağı söylentilerine karşı
büyük tepkiler var.
Söz konusu olan köprü ve otoyolları satmak esas itibarı
ile devletin gelecek yıllarda kazanacağı geliri satmaktır. Buna eskiler ‘iltizam’
derlerdi, ticaret erbabının da ‘senet kırdırmak’ dediği türden işlem gibidir. Bu
tip işlemler genelde bütçe ihtiyacına binaen yapılır ve temel motivasyonu
borçlanmayı azaltmaktır. Daha doğrusu
‘borçlanmadan harcamanın’ kestirme yoludur. Yol hem kestirmedir hem de caziptir.
Açık saklanır ve olduğundan daha az gözükür.
Bütçe açıklarını saklamak sadece belli gelirlerin
kırdırılması ile sınırlı değildir. Birçok
başka mekanizma da vardır. Çeşitli şekillerde saklanan açıkların tümüne ‘quasi
fiscal deficit” denir. Bu teknik tabirin Türkçeye ‘yarı mali açık’ şeklinde
çevrildiğini görüyorum ki bu doğru bir tercüme değildir. Daha doğrusu ‘Adeta mali
açık’ demek olur. Zira, ortada pek yarım değil tam ‘mali açık gibi’ bir açık vardır.
Quasi‑fiscal deficit teknik olarak devlet
bütçesinde doğrudan görünmeyen ancak kamu kurumlarının, özellikle de merkez
bankası ve kamu bankalarının faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan dolaylı mali
yükümlülükleri ifade eder. Bu tür açıklar, klasik bütçe açığı gibi merkezi
hükümetin hesaplarında yer almaz; fakat ekonomik etkileri itibarıyla bütçe
açığı kadar önemlidir. Genellikle sübvansiyonlu krediler, döviz kuru
müdahaleleri, kamu bankalarının görev zararları veya enerji fiyatlarının
maliyetin altında tutulması gibi politikalar bu açığın temel kaynaklarıdır.
Bu mekanizmaların ortak noktası, maliyetin bütçeye
yansıtılmadan ertelenmesi veya başka kurumların bilançolarına gizlenmesidir.
Örneğin kamu bankalarının düşük faizli kredi vermesi, kısa vadede ekonomik
aktiviteyi desteklese de uzun vadede sermaye erozyonu, yeniden sermayelendirme
ihtiyacı ve dolaylı bütçe yükü yaratır. Benzer şekilde merkez bankasının döviz
piyasasına müdahaleleri, rezerv kaybı veya bilanço zararları üzerinden
gelecekte kamuya maliyet olarak geri döner.
Quasi‑fiscal açıkların en kritik sorunu, şeffaf olmamasından
dolayı kamuoyunun ve ekonomik aktörlerin gerçek mali durumu değerlendirmesini
zorlaştırmasıdır. Bu durum, mali disiplinin zayıflamasına, risk primlerinin
yükselmesine ve yatırımcı güveninin azalmasına yol açabilir. Ayrıca bu tür
açıklar genellikle sürdürülemez bir mali yapı oluşturur; çünkü maliyetler
görünmez şekilde birikir ve bir noktada bütçeye veya kamu borcuna büyük bir yükle
yansır.
Sonuç olarak quasi‑fiscal deficit, muhtelif ceplerde
biriken “gizli maliyetleri” temsil eder. Kısa vadeli politik kazanımlar uğruna
kullanılan bu araçlar, uzun vadede mali istikrarı tehdit edebilir. Bu nedenle
uluslararası kuruluşlar ve yatırımcılar, ülkelerin resmi bütçe açığından ziyade
quasi‑fiscal yükümlülüklerini de yakından izler. Sağlıklı bir mali çerçeve için
bu tür açıkların şeffaflaştırılması, sınırlanması ve bütçe süreçlerine dahil
edilmesi kritik önem taşır.
IMF QUASI-DEFICIT METODOLOJİSİ
Dünyanın birçok yerinde hükümetlerin mali açıkları
gizleyecek mekanizmalara sıklıkla başvurmaları sonucunda IMF bu açıkları tespit
etmek için bir metodoloji geliştirmiştir.
IMF’ye göre bir faaliyetin quasi‑fiscal olarak
sınıflandırılması için aşağıdaki üç kriterden en az birinin karşılanması
gerekir:
- Piyasa
fiyatının altında veya üstünde işlem yapılması (subsidized pricing)
- Kamu adına
üstlenilen ancak bütçede görünmeyen görevler (implicit mandates)
·
Kamu kurumlarının bilançosunda biriken ve gelecekte
bütçeye yansıyacak zararlar (deferred fiscal costs)
Türkiye’de yukarıda bahsedilen metodoloji kapsamına
giren quasi-fiscal açıkların tarihi çok eskidir ve her tipi ile ilgili acı
tecrübelerimiz vardır. Özellikle ’70lerde KİT zararlarının geldiği boyut
devleti adeta iflas ettirmiştir. Günümüzde de BOTAŞ ve EÜAŞ fiyatlarında çok
ciddi sübvansiyonlar olduğunu politikacılar övünerek anlatmaktadır. IMF
metodolojisine göre enerji fiyatlarının maliyetin altında tutulması, klasik bir
quasi‑fiscal subsidy örneğidir. Türkiye’de özellikle 2021–2023 döneminde
BOTAŞ ve EÜAŞ’ın maliyet artışlarını tüketici fiyatlarına tam yansıtmaması, KİT
bilançolarında büyük görev zararları biriktirmiştir. Bu tip zararlar bütçede yer
almaz, bu zararlar:
- KİT borçlanması,
- Hazine’den sermaye transferleri,
- Ertelenmiş görev zararları
şeklinde dolaylı yollardan kamuya yüklenir. IMF’ye
göre bu tür uygulamalar şeffaf olmayan mali destek olarak tanımlanan “non‑transparent
fiscal support” kategorisine girer.
IMF, kamu bankalarının piyasa faizinin altında kredi
kullandırmasını quasi‑fiscal lending olarak sınıflandırır. Türkiye’de hükümetlerin
yönlendirdiği konut kredileri, KOBİ kredileri ve belirli sektörlere yönelik
düşük faizli kredi kampanyaları, kamu bankalarının sermaye yeterliliğini
zayıflatmış ve Hazine’nin tekrar tekrar sermaye enjeksiyonu yapmasını
gerektirmiştir. Türkiye bu konuda en acıklı tecrübeyi 1999-2000 yıllarında
yaşamıştır. Kamu bankalarında biriken zararlar bu bankaları iflas noktasına
getirmiş ve hazine milyarlarca dolar yeni sermaye katkısı yapmak zorunda kalmıştır.
Sübvansiyon ve bütçede gözükmeyen görevlere bir başka örnek de TMO gibi
kurumlar vasıtası ile yapılan işlemlerdir.
Örneğin, birçok gıda ve tarım ürünlerinin piyasadan pahalı alarak veya ithal
ederek ucuza satmak gibi işlemler bu kurumlarda önemli büyüklükte zarar
biriktirir ve bu zararlar bir gün ödenir.
IMF, merkez bankası üzerinden yürütülen döviz
müdahalelerini ve kur farkı zararlarını quasi‑fiscal losses olarak
tanımlar. Türkiye’de:
- Rezerv satışları,
- Swap yükümlülükleri,
- Kur Korumalı Mevduat (KKM) maliyetinin TCMB tarafından üstlenilen
kısmı,
- Kur farkı zararları, TCMB bilançosunda birikmiş ve bütçede görünmeyen
maliyetler yaratmıştır.
IMF’ye göre bu tür uygulamalar, “fiscal dominance”
riskini artırır. ‘Fiscal dominance’ mali ihtiyaçların para politikasını tayin
etme durumudur. Bir anlamda merkez bankası hazinenin çekinin karşılıksız
çıkmaması için çabalar ve para politikası esasen ortadan kalkar. Türkiye bu tip
durumları çok yaşadı ve bu konuda akademik literatür çok geniştir.
Türkiye’de quasi-fiscal deficit yaratabilecek bir
başka kurum da Varlık Fonu’dur. Bu fonun
bilançosu ve faaliyetleri konusunda yeterli bilgi olmadığı ve kamu maliyesinin standart
evrensel denetim mekanizmalarından geçmediği defalarca muhtelif kesimler
tarafından dile getirilmiştir. IMF de 4. Madde İstişare raporlarında (Article
IV Consultation) bu konudan bahsetmiştir.
SONUÇ
Herhangi bir ülkede bir Maliye Bakanı ‘bütçe açığımız gayrisafi milli gelirin şu kadarı’ dediğinde ancak şekli durumu söyler, muhtemelen fiili açıklar o rakamdan çok daha büyüktür. Türkiye'de şekli kamu açığının fiili açığı yansıttığı bir dönemi ben görmedim. İşte en büyük yapısal ekonomik sorunlarımızdan birisi de budur. Zira devletin ne için nereye ne kadar harcadığı bilmek için bazen çok uğraşsanız bile bir sonuca varamazsınız.
Köprü ve otoyol
satış önerilerine de bu pencereden bakmakta fayda vardır.
Yorumlar
Yorum Gönder